12 Aralık 2015 Cumartesi

Behçet Arslan 1. Bölüm

"Yağmuru beklerken ..
Masallar anlatırım ben, efsunlu yaldızlı masallar. 
Heybemde masal var sadece dinlemek istersen."
@li_beirut

16 Haziran 2010
İstanbul
Esenler Otogar


"Beyfendi beyfendi"
Çapaklı gözlerini yarım yamalak açabildi.
Muavin adamın kulagına egilerek ”Beyfendi horluyorsunuz da insanlar rahatsız oluyor".
Hemen kendine çeki düzen verdi. Sorun halloldu mihvalinde bir el hareketiyle muavini yanından uzaklaştırdı. Vakit gelmişti. Bilette yazan saate göre otobüs aşağı yukarı 20 dakika sonra Esenler otogarda olacaktı. Çok geçmeden gar göründü. Etrafı ve kalabalığı süzdü. Demek anlata anlata bitiremedikleri taşı toprağı altın şehir burasıydı. Yarım ağızla “Göreceğiz bakalım taşı topragı altın mıymış” diye mırıldandı. Yanında oturan uzun boylu, 50 yaşlarında yolculuktan bu yana ağzını bıçak açmayan yol arkadaşı sonunda sessizliğini bozmuştu : 
“Efendim bana  bişey mi dediniz” dedi.
“Yok yok hayır söyleniyordum öyle”. Gözünü tekrar dışarıya dikti. Hayatında dönüm noktası olan bu yolculuk ve pencereden dışarıyı süzdüğü o an bir daha hiç gözünün önünden gitmeyecekti.
 ---------------------------------

17 Ekim 2015 
İstanbul Üsküdar

"Burası bana biraz abartılı geldi. Karakterin babasının ölümünden sonra birdenbire böyle bir duygu yoğunluğu yaşaması çok ekstrem bir durum gibi." İşaret parmağıyla kitabın orta sayfalarında bir paragraf gösterdi.

  Babamın öldüğü gün birine aşık olmuştum. Bazen öyle olur, her şey üstüste gelir.[1]

 "Evet burası biraz iç gıcıklıyor belki fakat romanın genel temasına baktığınızda karakterin davranışları, profili yaşadığı dünyayla da pek örtüşmüyor. En yakınlarıyla bile arasına bazen buzdan duvarlar koyabiliyor. Bundan hiç gocunmuyor üstelik. Zaten insanlarla da pek iyi geçinemiyor."

"Evet evet özellikle kendisiyle. Ben bu tür romanlara mikro fantastik diyorum." 

Gülümsedi."İşte şimdi tam bir iktisatçı gibi konuştunuz."

Aynı şekilde gülümseyerek karşılık verdi . "Evet alışkanlıklardan kurtulmak bazen zaman alabiliyor."

"Beni kırmayıp geldiğiniz için çok teşekkür ederim Ekrem bey. Açıkcası kitabı okuyacağınızdan bile şüphe duyuyordum. Beni şaşırttınız. "

"Estagfirullah böyle genç arkadaşlarımızın yaptığı işler bizim de göğsümüzü kabartıyor."

"Sizin gibi usta bir kalemin de fikirleri benim için çok önemli. Tekrar teşekkür ederim."



....

6 Aralık 2015 Pazar

Neden bozacı'nın da bir hikayesi olmasın ?

Kocaman bir evrenin içerisinde kendine yer edinmeye çalışan bir nokta, o noktanın içinde yaşayan altı küsür milyar insan ve onların yaşadığı altı milyar küsür hikaye.  Kimilerinin parası dönüp dolaşıp başka insanların cebinde, kimilerininse umutları… Bizim hikayemiz ise bambaşka bir terane. 
Yağmur şehrin sokak lambalarına ince ince hücum ederken, yağmurdan korunmak için kafasına irice belediye poşetini geçirmiş bozacı, seleli bisikletinin üstünde var gücüyle “bozaaa bozacı geldi” diye bağırıyordu. O bağırdıkça yağmur şiddetini arttırmaya başlamıştı. Bisikletin selesinde duran bozalara bakıp bugünkü kazancını hesaplamaya çalıştı. Cebinden sigarasını çıkartıp yağmura inat onu yakmayı başardı. Kafasını sola doğru çevirdiğinde camda onu izleyen birisinin olduğunu farkedip güldü. İnsanların kendilerine noel babayı görmüş gibi bakmalarına beş sene önce alışmıştı. Bu tarih, o ve onun gibi satıcıların artık nostalji olarak görülmeye başlandığı tarihle pareleldi. Dudağına sıkıştırdığı sigarayı eline alıp tekrar var gücüyle bağırmaya başladı. “Bozaaa, bozacı geldi.” Yüzüne gelen yağmurdan kendisini korumak için kafasını önüne eğdi. Yüzünde bıkkın bir gülümsemeyle sadece kendinin duyabileceği bir yükseklikte “Ho, ho,hooo.” diyerek sokak aralarında tekrardan dolaşmaya başladı.
Yağmur yavaş yavaş yerini kara bırakmıştı. Ellerini ovuşturup hohlayarak ren geyikleriyle gökyüzüne yükselmeye karar verdi. Yağmurdan sönmüş sigarasını küfrederek yere fırlatıp bisikletine bindi. Kazandığı ekmek parasıyla evine doğru gitti. 
Evin kapısını açıp bisikletini koridora güzelce yerleştirdi. Selesinde bulunan satılmamış bozaları alıp mutfağa ilerledi. Kafasındaki poşeti yarın giymek üzere camın önüne koydu ve  istemeye istemeye salona yöneldi. Kuzinenin yanında bağdaş kurup uzaklara dalmış olan karısının yanına geçti. Başarısız bir evlilik yaptığının farkındaydı. Kendisi karısını sevmiyordu, muhtemelen karısı da onu. Cebinden tekrar sigarasını çıkartıp yaktı. Karısının kendisini göz ucuyla seyrettiğini biliyordu. Fakat muhabbet kurmamak, muhabbet kurup da konuşacak bir şey bulamamaktan korktuğu için ona bakmıyordu. İki yan yana oturan insanın arasında aslında kilometreler olabilirdi, tıpkı  aralarında kilometler olan iki insanın arasında hiçbir mesafenin olamayacağı gibi. 
Firuzan, yıllar önce görüp çok sevdiği karşı komşusunun ortanca kızıydı. Aralarındaki yaş farkı hiçbir şeye engel değildi, ki zaten Firuzan'dan sadece beş yaş büyüktü. Çok sevmişti. Her gün saat yedide uyanıp Firuzan'ı görmek için camdan dışarıyı seyrediyordu. Firuzan ile göz göze gelebilmek onun en büyük neşesiydi.  Utangaç olmasa eğer,  gidip Firuzan ile konuşabilirdi. Ama ona kuracağı cümleleri, söyleyeceklerini, konuşurken yapacağı mimiklerini kısaca her şeyi daha önceden çalışması gerekiyordu. Ayna karşısında saatlerce provalar yapıyor, Firuzan'ı etkileyebilmek için harçlığından arttırarak aldığı şiir kitaplarını okuyor hatta bazılarını ezberliyordu. Firuzan ile konuşabilmek için son bir engel kalmıştı önünde. Ezberlediği şiirler dışında ona bir de şiir yazmak istiyordu. Tek bir amacı vardı tüm bunları yaparken; Firuzan'ın da kendini sevebilmesi.
Fakat öyle olmadı. Bir gün yine camdan Firuzan'ın yollarını gözlerken, onu başka bir adamla gördü. İlk başlarda inanmak istemese de çok geçmeden mahallede Firuzan'ın nişanlanacağı haberi dört bir tarafa yayıldı. Bir gün sabah kahvaltası yaparken annesinin “Firuzan'ın haftaya nişanı varmış. Bi gitte hayırlı olsun de, komşumuz sonuçta.” demesi hala kulaklarında çınlıyordu. Bu sözlerden sonra  tekrar camdan dışarıyı seyretmeye başladı. Odanın bir yanına yığılmış şiir kitaplarına baktı. Annesinin pazara gitmesiyle beraber ağlayarak bütün şiir kitaplarını yaktı. Edip Cansever, Cemal Süreya, İsmet Özel…  Dost olduğu bütün kitapları gözyaşlarıyla beraber yaktı. 
Aradan yıllar geçmişti. Firuzan'ın nişanlandığına, başkasıyla mutlu olduğuna tanıklık etmemek için İstanbul'a gelip burada farklı işlerde çalışmaya başlamıştı. Her saniyesinde Firuzan'ın ruhu onu takip ediyordu. Her ne kadar unutmaya çalışsa da Firuzan bir türlü aklından çıkmıyordu. İstanbul'a gelişinin ikinci senesinde bakışları onu andıran birisiyle evlenmeye karar verdi. Memleketinde, kapı önünde yaptığı düğünde gözleri hep Firuzan'ı aradı. Fakat onlar bu mahalleden çoktan taşınmışlardı. Düğün gecesi karısının yüzüne baktığı zaman aslında bakışlarının Firuzan'a benzemediğini farkedip yıkılmıştı.  
Geçmişi hatırlamak için kuzineye bakmaya çalışırken karısıyla göz göze geldi. Belki de hayatın en kahredici sahnesini bir kez daha yaşamıştı bu bakışmayla. Hayalinde sevdiği kızı, Firuzan'ı düşlerken yanındaki hiçbir şey hissetmediği kadına bakmak zorunda kalmıştı. Karısının yanından kalkıp yatak odasına doğru geçerken sevmediği kadının gözlerindeki manasız bakışları zihninde kaybetmenin yollarını arıyordu. 
Sabah kalkıp dün satamadığı bozalarını alıp tekrar aynı sokağa doğru bisikletini sürmeye başladı. Dün gece onu perdenin ucundan seyreden adamın evinin önünde durup “Bozaaaa.” diye bağırdı. Kenarından açılan perdenin ucundan kendine bakan bir çift gözle bir süre bakıştıktan sonra “Var mı boza isteyen” diyerek bisikletiyle beraber yürüyerek yokuşu çıkmaya başladı. Üzerine yağmur da yağsa kar da yağsa aklında tek bir şey vardı. Firuzan ve onun bakmaya doyamadığı gözleri.

--------- 
Bu hikaye blogda bir önceki yazım olan Mahkeme ve Duvarlar hikayesinin tam olarak devam filmi denilemese de ona yakın bir şeydir. Arkadaşım Serkan Çelik Mahkeme ve Duvarlar hikayemi okumuş beğenmiş . Neden bu bozacının da bir hikayesi olmasın diyerek güzel gönlünden kopanları  http://birazbluesbirazferdi.tumblr.com adresinde bir post'a sığdırmış . Bu  güzel yazı için burdan da ona teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim efendim 

29 Kasım 2015 Pazar

Mahkeme ve Duvarlar

Yağmur şehrin sokak lambalarına ince ince hücum ederken, yağmurdan korunmak için kafasına irice belediye poşetini geçirmiş bozacı seleli bisikletinin üstünde var gücüyle "bozaaa bozacı geldi" diye bağırıyordu. Gözden kaybolana kadar onu izledi. Sesi huzur veriyordu. Bu adamlar sanki bu dünyaya ait değillerdi. Birdenbire akşamları belirip mahalleliye sesiyle ve bozasıyla ziyafet çektirip gözden kayboluyorlardı. Genelde soğuk ve yağmurlu kış günlerini tercih ediyorlardı. Kimi kimsesi var mıydı bu adamların . Şehrin bir tür modern noel babalarıydılar sanki. Ren geyikleri de seleli bisikletleri olmalıydı öyleyse. Bozacının gözden kaybolmasıyla yağmur da yerini kara bırakmıştı. Pencereyi kapatıp masasının başına geçti.2 sene geriden gelen kalın siyah kaplı ajandasını açtı. Söze şöyle başladı :


"Söze nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Söze nasıl başlayacağını bilmiyorsan eğer en kötü ihtimalle bundan bahsederek yazıya ortalama bir başlangıç yapabilirsin. İsmet Özelin dediği gibi keşke aramızdaki mesafeler sadece kilometrelerle ölçülecek cinsteyden olsaydı Firuzan. Sen bu kalın duvarları örmeseydin. Duvardan ziyade çin seddini andırıyordu. Bari Berlin duvarı olsaydı . O yıkılabilirdi en azından. Yıkıldığı gün halklar ve akrabalar birbirine kavuşur. Sisli bulutlar kaybolur, güneş doğardı üzerimize. Fakat biliyorum her katil olay mahalline mutlaka geri döner. Kurbanın hala can çekişip çekişmediğini merak ettiğinden . Onun can çekişmesi hoşuna gider. Kanlı elleri mi ... Onlar da bir şey ifade etmiyordur artık."


Tarihi not düştükten sonra ajandayı sağlam bir yere zulaladı. Kendine ve diğer herkese haksızlık yapıyordu. Bunun farkındaydı. Fakat böylesi daha çok hoşuna gidiyordu. Zihin mahkemesinde yargıç katil maktül hepsine rolleri dağıtıyor. Dava kalemin deftere kavuştuğu anda başlıyor. Defterin kalın kaplarının kapanmasıyla sonuçlanıyordu. Neticede kimse hüküm giymiyor. Olaysız dağılıyorlardı. Sabahattin Ali'nin Maria Puder'i neyse Firuzan onun için oydu. Sevdiğinin gözlerindeki manayı ararken içerde kaybolanların da hikayesi yazılacak bir gün diye düşündü.


Kış yerini yavaş yavaş bahara bırakırken sokaklardaki kömür kokusu iyice hafiflemeye başlamıştı. Bulutlar bahara hazırlık yaparcasına sokakları gözyaşlarıyla temizliyorlardı. Arkaplanda ise Rashid Behbudov çalıyordu.




22 Kasım 2015 Pazar

Umutla Közlenmiş Hayaller

Kör bir şiir isabet etti ruhuna. Ne olduğunu anlamadan hayal kurmaya devam etti . Sonra bir soğukluk hissetti. Yarasını farkettiğinde çok geçti . Hayalleri, heba olan umutları, düşleri, düşüşleri ve giderek artmış pismanlıklarıyla birlikte sonsuzluğa uğurlandı tüm hisleri. Son günlerini geçmişi özlemekle geçirdi. "Geçmişi özlemek bugünün hakkını veremeyenlerin ortak yarasıdır". Ama boşver biz düşünmeyelim bunları. Çay var mı , güzel gidiyor hayal kırıklıklarının yanında.

8 Kasım 2015 Pazar

Kara Pazar

Kimliği belirsiz bir pazar gününe gözlerimi açtım. Bi huzur bi sevinç (!) Saat 10 da uyanmanın mutlulukla bir ilgisi var mıydı ? .Yoktu. Yarın pazartesiydi. Pazartesi sendromuna pazar gününden girmeyi huy edinmiştim. Günlerdir yazmamanın verdiği hamlık bedenimi kasıp kavuruyorken kahvaltıda üzerime çay dökülmesi hayatın bana yaptığı cilve sayısına bir yenisini daha eklemişti. Neyse ki Darıca Devlet Hastanesine teyzemin oğlunun motoruyla üstümde deri mont altımda kısa şortla giderken durumu 1-1 yapmıştım.Yanıktan dolayı pantolon giyememiştim. Az önce 100 dereceyi görmüş sol bacağım sızlarken diğer yandan yolda insanların bana tuhaf bakışları içimi hoş etmiyor değildi. Deri mont ve kısa şort kombinini pek sevmemişlerdi galiba. Motor üstünde tam gaz hastaneye giderken Amerikan gençlik dizilerinden fırlamış gibiydik. Ama olay Darıcada geçiyordu işte.

Acilin kapısından bir hışımla girdim :“Yanıyorum doktor bey”. Doktor babacan bir tavırla elini sağ omzuma koydu: “Olur öyle biz de sevdik zamanında” dedi . Hayır içim değil bacağım yanıyor desemde doktor çoktan malihülyalara dalmıştı.Doktora 2 gün rapor verip evine yolladılar. Tedavi olduktan sonra bizde evin yolunu tuttuk. Şaka bir yana uzun süre çay içeceğimi sanmıyorum.

6 Ekim 2015 Salı

Sayın Okur , Değerli Okur , Pek Değerli Okur

Selamlar size benim güzel takipçilerim.  Size böyle seslenmeyi ne çok isterdim. Benim takipçim yok lan. Ciddi yok. Arada eşe dosta atıyorum ben bu yazıları okuyup güzel yazmışsın ellerine sağlık falan diyorlar. Mutlu oluyorum. Böyle basit şeylerden mutlu olabiliyorum işte. Ama nedense hep paramparça bi ruh haline sahibim. Burçlardan hiç anlamam da terazi burcuyum ben acaba teraziler dengesiz mi oluyor aksine. Belkide  dengeli olarak dengesiz ruh haline sahibimdir. Neyse sizin de beyninizi yakmadan konuya geçelim.
.
.
.

Bi dakika ortada konu da yok. Canım sıkıldı attım kendimi bloğun serin sularına. İlk başta soğuk geliyo ama zaman geçtikçe alışıyosun (Şair burada boş konuşuyor). "Yok ya ne boş konusması estagrifullah " sesini duyar gibiyim gadasını aldığım okurum. İşte bu yüzden siz benim sevgili okurlarımsınız.

Hepinizi seviyorum Allaha emanet olun. Bu yazıyı buraya bıraktıktan sonra uslu uslu yatağıma girip yarın ki mesai için kendimi uyku moduna alacağım. Hatta bir ara hatırlatın size çalışmanın ne kadar boktan birşey olduğundan bahsedeyim.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Kırık Kalpler Kahvesi ve Altan abi

Yıllar sonra Altan abinin kahvesine gitti. Hayal sayılamayacak kadar sahiciydi. 50 yaşlarında uzun saçlı zayıftı Altan abi. Hiç evlenmemişti.

-"Yine noldu lan" dedi.
-"Yine bombok olmuşsun."

-------------

+"Kalbimin meclisinde 276 sandalye sayısına ulaşmıştı Altan abi. Bu ne demek biliyomusun ?. Tek başına iktidar olmuştu tam burada. "(4 parmağıyla sol yanını gösterdi)

-"Sen mükemmelliyetçisin. Hayat dediğin böyle bişey değil işte. Alış artık. Herşeyin güllük gülistanlık olduğu o yer burası değil . Dünya burası. Kimse isteyerek gelmedi buraya."

 Altan abi doğru söylüyordu. Zaten genelde hep doğruları söylerdi.

-------------

+"Altan abi İsmet Özeli biliyo musun sen, şair 40 yaşında  ? "

-"Kahveciyim lan ben unuttun mu . Ne işim olur  İsmet Özelle"

+"Hayali bi karaktersin sen abi. Kahveci olman İsmet Özel okumana mani değil. Ve ben hayal kurarken saçmalayabilirim."

Sigarasından derin bir nefes aldı:

-"İşte tam bu yüzden bu kahvede benim yanımdasın."dedi. 50 yaşlarında uzun saçlı zayıftı Altan abi.

Hiç evlenmemişti.


31 Ağustos 2015 Pazartesi

%15 Şarj

İsimlerinin ve cinsiyetlerinin hiç önemi olmayan iki genç yine hangi bölgede olduğunun bir önemi olmayan bir şehirde deniz kıyısına oturdular.  Böylece 7 bölgeden 3'ünü egale etmiş oldu. Sordu..

+Onu seviyor musun peki ?
-Hayı..
+Ee ne o zaman ..
-Ona ihtiyacım var.
+Anladım. Bu onu sevmekten daha çıkmaz bir durum.
-Çıkmaz durum(Gülümsedi)
+Çıkmaz sokaktan türettim şimdi.
-Türkçe'yle pek aran yok.
+Konumuz bu mu
-Doğru ya hadi çıkmaz sokağa tekrar girelim.

-----------------------------------------------------------

Söyle bir baktı.  Telefonunun şarjı yüzde 15'di.
"Anasını sattığım telefonu şarjı su gibi emiyor. 1 yıldır değiştirmiyorum bataryayı. Bunları 1 yıl sonra değiştirelim diye yapmışlar sanki." dedi. Birden kendi kendime çok konuşuyorum diye düşündü. Aldırmadı . Onu dinleyecek daha iyi biri çıkana kadar en samimi dostu kendisiydi. Şarjı olsaydı mahalleden arkadaşı Özcan'ı arayacaktı. "Ne zamandır görmüyordum keratayı başka zamanaymış artık."

-----------------------------------------------------------

Zaten pskolojik sorunları olan Özcan,  babasının sağlığının kötüye gitmesiyle daha berbat olmuştu. 2 yıldır Azerbaycanda şantiye şefliği yapan babasına 6 ay önce akciğer kanseri teşhisi konulmuştu. Bir süre önce de hastaneye yatırmışlardı. Özcan annesiyle değişmeli olarak babasına refakatçilik yapıyordu. Özcan önceleri neden hastaneden bu kadar nefret ettiğini anlamış olmalıydı. Sık sık dışarı çıkıp hava alıyordu. Bazen saatte 5 kere dışarı çıkıyordu. Bunalmıştı. Hastane kokusu onu da hasta ediyordu. Mahalle pazarında ön tarafa iyi arka tarafa ezik meyvelerin konulduğu tezgah gibiydi. Bir dokun bin ah işitti Özcan. Fiziksel olarak iyi ruhsal olarak berbat durumdaydı.



9 Haziran 2015 Salı

Narçiçeği

Alıntıdır . Aşağıdaki şarkının hikayesiymiş. Belki de hikayenin şarkısıdır. Orası biraz hayal gücünüze bırakılmış sanırım. Birde hikaye şarkıyla beraber iyi gidiyor.

















Efsaneye göre Cihangir Hanlığı'nın genç Prensi Salim Şah, bir gün raksını görüp hayran kaldığı, Anarkali isimli genç ve güzel rakkaseye aşık olur. Zaman geçer ve Prens Salim Şah gönlünü çelen bu güzel rakkase ile evlenmek ister. Kurallar prensin halktan bir kızla evlenmesi yasaklıyor, hele bir rakkase ile evlenmesi akıldan bile geçmemesi gereken bir düşüncedir.


Zamanla bu aşk yasağa rağmen büyür, iyice alevlenir. Bu hâl prensin babası tarafında büyük bir rahatsızlık yaratır. Aşık olanların birbirini görmesi yasaklanır ama ferman dinlemeyen gönül ilişkisi sürer. Efsane aşk iyice dillenir ve civar hanlıklara da yayılınca prensin babası Akbar Han çareyi sevdalıları ayırır.

Güzel Rakkase kentin ortasında yapılan, penceresi olmayan dört duvardan ibaret dar bir odaya hapsedilir. Arkasından giriş kapısı da duvarla örülecek kadar zalim bir çözüm ile ölüme terk edilir.

Prens şaşkın şehir halkı ise ağlamaklı her gün gelip bu hücrenin önünde, Han'ın insafa gelip rakkaseyi affetmesini bekler. Bir müddet sonra umutlar kesilir. Halk umudu kesip oraya gelmeyi bırakır ama Aşk mecnunu prens, maşukunun çevresindedir. Gönüldeki sevda ve sevilen ölmemiştir.

Mevsimler geçer bahar olur, tabiat canlanır. Bir gün o taş duvarda da bir kıpırtı başlar. Prensin gözünü hiç ayırmadığı o duvarda kapının taş örgüleri arasından ince zarif bir dal filizlenmiştir. Bunu duyan halk tekrar toplanmaya ve her gün bu hayat izini izlemeye başlar.

Günler geçtikçe yeni dallar, yeni filizler çıkar o taşın bağrından ve tüm dallar tomurcuklarla yüklüdür, çiçek açacaktır. Aşk taşları delip sevdiğine kendini baştan başa kırmızı nar çiçekleri ile hayranlık veren bir güzellikle kaplı olarak göstermiştir. Rakkase' nin tüm güzelliği nar çiçeklerin dedir. O güzelim ateş rengi nar çiçeklerinin çıkış yeri Güzeller Güzeli Anarkali' nin aşk dolu kalbidir.

27 Nisan 2015 Pazartesi

Sana ne lazım ?

   Nasıl oluyor bilmiyorum ama herkesi buraya çekmeyi beceriyorsun. Bakkal Hüseyin, Memur Ahmet, Kadir Bey, hatta bak kamyoncu Kemal abi bile yolculuktan fırsat bulur bulmaz yanına uğruyor. Yani garip geliyor işte... Sende insanları çeken bir şeyler var. Çok şey yaşamış gibi görünüyorsun. Öğütler saçıyorsun sağa sola. Başkalarına cömert kendine pinti ve kuralcısın. Sen terzi değilsin; kendi söküğünü de dikemiyorsun. Neyin var ?. Seninle konuşurken diyorum ki; en fazla ne görmüş ne yaşamış olabilirsin. Orada dur işte diyorsun. Yaşanmışlıklar değil yaşanmamışlıklar düğümlendi ruhumda. Çok şey yaşamış gibi görünmek... Bilmem belki de öyle görünüyorum. Ben insanların hep imrendikleri ama "yine de onun yerinde olmak istemezdim" dedikleri adamım. Uzun zamandır yoldayım güzel günler gelmedi hala. Sana ne lazımdı ?

2 Nisan 2015 Perşembe

Feridun abi


Nelerden bahsedeyim sana Feridun abi . Savaşlardan bahsedeyim mi .. fakirlikten. Bak bugün birkaç dünya numarası öğrendim onları dinlemek istersen hayır demem. Hayır abi şapkadan tavşan falan çıkartmayacağım. Şu basit kesik parmak numarasını bile beceremiyorum . Epey de uğraştım . Yani dikkatini çekecek bir şey yok henüz.


Türkü dinlemek üzerine konuşmuştuk bir süre . Sana hak vermiştim , denedim ama içimden gelmedi abi sevemedim. Senin ruh yok dediğin şarkıları dinliyorum hala .

Hayat formülünü göstermiştin . Ki sen bu iyiliği herkese yapmazdın. Ben o kısa formülü de ezberleyemedim. Ezberci eğitime karşıydım en başından konuşmuştuk.


Eski bir semtte ufak bir hobi dükkanın var. Ahşapla uğraşıyorsun. Bir kız sevmişsin. Ondan bahsediyorsun ara ara. Ağzından çıkan çoğu kelime anlamlı geliyor. Bazen ne dediğini anlamıyoruz ama önemli şeyler söylediğinden zerre şüphemiz yok . Her semte lazım Feridun abisin. 

14 Mart 2015 Cumartesi

Deli kızım uyan söylenenler yalan !

Başarıya Giden Yolda Emin Adımlarla Yürü , Mutluluğun 10 Altın Kuralı , Sınırlarını Zorla  vs. sadece isimleri alt alta yazsak birkaç ciltlik kitap çıkar belki .

Evet büyük alışveriş marketlerinde dikdörtgen selenin içinde birbirinin içine geçmiş , genelde fiyatları 10 lirayı aşmayan o kişisel gelişim kitaplarından bahsediyorum. Tanıdın onları değil mi ? Tanıştık  onlarla işte . Hepimizin evinde var bir tane.

Şimdi o talihsiz günlere gidelim. Markette sıvı yağ ararken gözlerin o seleye ilişti. Birkaç kitaba şöyle bir göz gezdirdin ve aralarından sana en çok hitap edenini buldun. Buraya kadar çok iyi , kitabı aldın ve okudun da . Gaza geldin hatta. Bambaşka bir adam olacaksın bundan sonra. O kadar para verdin kitap falan okudun . Sende boş değilsin artık. Bir şeyleri değiştirmelisin dimi . Kitapta yazılanları mıh gibi kazıdın aklına . Geriye bir tek uygulamak kaldı :

- Bir dakika lan bu çalışmıyor. Nasıl olur ya aynısını evde yapınca oluyordu ama.

E olmaz tabi . Sadece formül ezberleyip fizik sınavına girdin sen . Örnek falan da çözmedin. Akabinde arkadan bir ses işittin : "Deli kızım uyan söylenenler yalan."

Muhtemelen birçoğu kendi hayatlarını kontrol edemeyen bu adamlar , sana süslü cümlelerle hayatında birtakım şeyleri değiştirmeni öğütleyip, seni dünyanın en mutlu insanı yapacaklarını vaat ettiler. Evdeki hesap çarşıya uymadı tabi . Sonunda zaten kabarık olan başarısızlık  listene bir yenisini daha ekledin.

Planlar ve kişisel gelişim kitapları birbirine benziyorlar. İkisi de sonuçta hayal kırıklığına uğratıyor. Bak şimdi seneler evvel yaptığım ders programları geldi aklıma . Hiç uyamadım ben onlara. Uyanı da görmedim. Planlı programlı yaşamayı bünye kaldırmıyor demek ki . Hayatı carpe diem modunda yaşamaktan bahsetmiyorum tabi ki ama fazla da planlı yaşamayalım(Öğüt veriyor).

Öğüt vermeyi seviyorum ama biraz daha devam edersem kişisel gelişim kitaplarını andıracak yazı. En iyisi bugünlük noktayı koyalım. Allah'a emanet olun.

13 Mart 2015 Cuma

Herşeyden biraz biraz

Daha geçen gün geçmişle ilgili birkaç şeyden bahsetmişken bugün yine aklım oralara gitti.Geçmişte takılı kalmaktan önümüze bakamıyor muyuz acaba diye düşünmeye başladım. Bu konuyu nihai karara erdirmemiz gerekiyor . Hoş, benim gibi sabit fikirli olmayan biri için bu hayli zor ama sonuca ne kadar yaklaşırsak o kadar iyi . En azından iskeleti oluşturabilirim. Bu burada dursun.

Cuma günleri haftalık iç muhasebe için bulunmaz nimet. Hutbe sırası belki de düşünsel anlamda en çok kilometre yaptığım zamanlar oluyor. Bu yüzden de cuma günleri daha bi tatlıdır.

Bizim savaşımızın pskolojik olduğundan bahsetmiştim. Düşmanımız da sürekli taarruz halinde. Savaştan galip çıkacak mıyız peki ? Göreceğiz... Her savaşın olduğu gibi bunun da bir sonu var elbet .Ölüm adı. Pek sevmem  hatta elimde olsa kendisiyle pek yüz göz olmamayı tercih ederdim.

Neyse ölümün üzerine pek konuşmaya gerek yok az çok aşina olduk hepimiz. Belki yaşamla ilgili bir kaç kelime edilebilir. Aliya İzzetbegoviç'in şu sözünü hatırlayalım ; "Hayat, inanan ve salih ameller işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur." Hayatın şifresi bu kadar basit evet ,  üç bilinmeyenli denklem falan da değil üstelik.

Konuyu dağıttın yine ne diye ağzımızın tadını kaçırdın ki şimdi.Oysa ben sizi rahatsız etmeye de gelmedim.

Ezelden beri hassasların güçsüz , kaba ve kırıcı insanların güçlü olduğuna inandırıldık Hala da böyle sanıyor olabiliriz.Ama durun ben bunu kabul etmiyorum . İnciterek güçlü olmayı, ezerek güçlü kalmayı reddediyorum. Kalıplar üzerinde tekrar düşünmeliyiz.

Sil o gözyaşlarını sen delikanlı adamsın ! . Akıt gözyaşlarını abim sen de insansın. Gülmek kadar ağlamanın da tadına varmalısın. Üzerinde biraz daha çalışılırsa vasat bir dörtlük çıkabilir buradan.

Yazı yine dağınık kaldı. Bir sonraki yazıya kadar reklam arası verelim. Parçaları birleştirmekte zorlanıyorum zira tek celsede sonuçlanacak dava değil bu.

12 Mart 2015 Perşembe

Özgürlük neydi abiler ?


"... duydum ki diğer insanlar özgürlükten bahsediyorlar ve bu biricik haklarını savundukça, ailelerinin isteklerine daha fazla boyun eğiyorlar;

yaşamlarının geri kalanını birlikte geçirmeye söz verdikleri insanlarla evliliklerine, ekonomiye, yaptıkları diyetlere, yarım kalmış projelere, ‘Hayır’ ya da ‘Bitti’ demeyi bir türlü beceremedikleri sevgililerine, hiç sevmedikleri insanlarla öğle yemeği yemeye mecbur oldukları hafta sonlarına esir oluyorlar.

Lükse, lüksün görüntüsüne, lüksün görüntüsünün görüntüsüne köle olanlar. Kendilerinin seçmediği ancak onlar için en iyisinin bu olduğuna inandırıldıkları bir yaşantının kölesi olanlar. Ve birbirinin aynı günler ve geceler geçirenler, ‘macera’ kelimesinin sadece kitaplarda geçen bir sözcük ya da daima açık duran televizyonda bir hayal olduğu günler ve geceler; ve ne zaman önlerinde yeni bir kapı açılsa,

“İlgilenmiyorum. Havamda değilim,” diyenler.Oysa hiç denemedikleri bir şey için hazır olup olmadıklarını nereden bilebilirler? Ancak bunu sormanın bir anlamı yok; gerçek ise içinde büyüdükleri ve alışkın oldukları dünya düzeninin bozulmasından korkmalarıdır.”

Paulo Coelho abimizin Zahir kitabından bir alıntı.Bu satırlar bana "özgürlük" kelimesinin sadece Cesur Yürek filminin son sahnesinden ibaret olmadığını öğretti. 21 yaş bunun için biraz geç evet ama uygulamak için hala vakit var. Cesaret var mı peki ... Bilmiyorum. Şu an için değil , ilerde belki. Alışkın olduğum dünya düzeninin bozulmasından korkuyorum evet .

Hep o klişe cümleleri dinledik. Herkesten dinledik. Sahil kasabasına yerleşiyorduk hani hatırladın mı ?. Şehrin gürültüsünden uzaklaşıyorduk ya huzur istiyorduk. Sıkıldık açmadı bizi şehir. Tabiatımıza da aykırı zaten.Ne tuhaf bunları da Starbucks da lattemizi yudumlarken söylüyoruz. 50 yaşında ssk'dan emekli yan komşunda söylüyor aynı şeyleri ciddiyim. Tabi onun hayalleri bi tık daha farklı seninkinden . Köye yerleşmek istiyor. Sen modernsin tabi ne köyü . Sahil kasabasına yerleşmelisin. Bize bunu öğrettiler. Ulan hayaller bile aynı . Bak yine tek tip olduk.

Modern insanın sıkıntıları eskilere göre kat kat daha fazla . Sınavımız pskolojik tabiki. Ben adına pskolojik savaş diyorum. Barınma , giyim , yiyecek gibi temel ihtiyaçları hallettikten sonra arayışa giriyosun. Buldukça bunuyosun yani.

Bence özgürlük yolunda alıştırma yapmakta fayda var. Dünle bugün birbirinin kopyası olmasa daha iyi. Eve giderken hep aynı yolu kullanmamak mesela . Arka sokaklara en son ne zaman uğradın ? . Telefonun arkaplanını değiştirmek bile işe yarıyor bazen. Bunun pskolojide bir açıklaması da var sanırım. Değişiklik insan ruhuna doğrudan etki ediyor.

Kahvaltıdan önce bu yazıyı bırakıyorum siteye. Kahvaltıdan önce olması seçim değil . Üşeniyorum işte anlasana.

11 Mart 2015 Çarşamba

İmtihan Davası

Bu adı verdiler kendisine.Öyle uygun bulmuşlar. Hayat da bir imtihan davasıydı saniyesi saniyesine. Öyle ki bundan daha isabetli bir isim de verilemezdi .

"Önce karar verip sonra düşünmek" hoşuma gitti. Abartmamak şartıyla arada kullanılabilir. Biliyorum her şeyi fazlasıyla kullanıyor ve tüketiyoruz. Mavi değil tüketim huy oldu bizde de . Son kullanma tarihinin üzerinden de epey uzun zaman geçti.

Günlük yazıyorum 1 aydır falan fırsat buldukça işte. Günlük dediğim rastgele , günü gününe değil , karalıyorum. Adı günlük sadece. Dedim ki neden blog açıp oraya yazmıyorum. Nefsime yenik düştüm anlayacağın. Belki hayatta düzenli yürüttüğüm birkaç şeyden biri olur bu blog. Bi abla açmıştı tanıdık. Şimdi onu kontrol ettim 2 yazıdan sonra kepenkleri süresiz indirmiş. Hayır galyalılar hayır romalı kardeşlerim burada öyle şeyler olmayacak. Her ay yazıyoruz buraya düzenli.Emin değilim fakat umutluyum.

Velhasıl kelam uzun süredir yapmadığım radyo yayınını yapayım dedim 2 yıl geçti üzerinden neredeyse. Mikrofonu , kulaklığı , sitesi derken o işi de rafa kaldırdım. Hala eski radyo kayıtlarını dinleyip gülerim bu arada. Hatıraları seviyorum. Eski fotoğraflar, eski kitaplar, eski filmler.. eski olan her şey gibi güzeller. Geçmişe duyulan özlem neyin nesi acaba ? .Bu fıtratla doğrudan alakalı olabilir mi ?. Derin bir rüzgara aşılanmak dostları düşünmenin çarpıntısından mı ?. İsmet Özele de selam ederim.

Gece 12 ev arkadaşlarım ders çalışıyor. Ne çalışıyorsunuz lan dedim buraya okumaya mı geldik. Evet abi dediler okumaya geldik. Bu mevzuya hala ısınamadım. Geçte kaldım zaten.


Sorun sende değil güzel şehir sorun bende. Eskisi gibi değilim. Sende pek aynı sayılmazsın gerçi. Bu tatlı memlekette son demlerim. Özleyeceğim ve hiç geri dönmeyeceğim. Son kıyağım olsun buraya.

Siftahı yaptık bugün. Bu yazıyı sitenin girişine çerçevelettirebilirim. Zaman geçtikçe göze hoş gözükecek. Allah'a emanet.

Uzun aradan sonra devamı gelmeyen cümleler

"Yine de tüm kapılar aynı yere açılıyor değil mi ?. Sıradan biriyim diye başlayan cümlelerin, alttan alta sıradan biri olmadığını haykı...