Kocaman bir evrenin içerisinde kendine yer edinmeye çalışan bir nokta, o noktanın içinde yaşayan altı küsür milyar insan ve onların yaşadığı altı milyar küsür hikaye. Kimilerinin parası dönüp dolaşıp başka insanların cebinde, kimilerininse umutları… Bizim hikayemiz ise bambaşka bir terane.
Yağmur şehrin sokak lambalarına ince ince hücum ederken, yağmurdan korunmak için kafasına irice belediye poşetini geçirmiş bozacı, seleli bisikletinin üstünde var gücüyle “bozaaa bozacı geldi” diye bağırıyordu. O bağırdıkça yağmur şiddetini arttırmaya başlamıştı. Bisikletin selesinde duran bozalara bakıp bugünkü kazancını hesaplamaya çalıştı. Cebinden sigarasını çıkartıp yağmura inat onu yakmayı başardı. Kafasını sola doğru çevirdiğinde camda onu izleyen birisinin olduğunu farkedip güldü. İnsanların kendilerine noel babayı görmüş gibi bakmalarına beş sene önce alışmıştı. Bu tarih, o ve onun gibi satıcıların artık nostalji olarak görülmeye başlandığı tarihle pareleldi. Dudağına sıkıştırdığı sigarayı eline alıp tekrar var gücüyle bağırmaya başladı. “Bozaaa, bozacı geldi.” Yüzüne gelen yağmurdan kendisini korumak için kafasını önüne eğdi. Yüzünde bıkkın bir gülümsemeyle sadece kendinin duyabileceği bir yükseklikte “Ho, ho,hooo.” diyerek sokak aralarında tekrardan dolaşmaya başladı.
Yağmur yavaş yavaş yerini kara bırakmıştı. Ellerini ovuşturup hohlayarak ren geyikleriyle gökyüzüne yükselmeye karar verdi. Yağmurdan sönmüş sigarasını küfrederek yere fırlatıp bisikletine bindi. Kazandığı ekmek parasıyla evine doğru gitti.
Evin kapısını açıp bisikletini koridora güzelce yerleştirdi. Selesinde bulunan satılmamış bozaları alıp mutfağa ilerledi. Kafasındaki poşeti yarın giymek üzere camın önüne koydu ve istemeye istemeye salona yöneldi. Kuzinenin yanında bağdaş kurup uzaklara dalmış olan karısının yanına geçti. Başarısız bir evlilik yaptığının farkındaydı. Kendisi karısını sevmiyordu, muhtemelen karısı da onu. Cebinden tekrar sigarasını çıkartıp yaktı. Karısının kendisini göz ucuyla seyrettiğini biliyordu. Fakat muhabbet kurmamak, muhabbet kurup da konuşacak bir şey bulamamaktan korktuğu için ona bakmıyordu. İki yan yana oturan insanın arasında aslında kilometreler olabilirdi, tıpkı aralarında kilometler olan iki insanın arasında hiçbir mesafenin olamayacağı gibi.
Firuzan, yıllar önce görüp çok sevdiği karşı komşusunun ortanca kızıydı. Aralarındaki yaş farkı hiçbir şeye engel değildi, ki zaten Firuzan'dan sadece beş yaş büyüktü. Çok sevmişti. Her gün saat yedide uyanıp Firuzan'ı görmek için camdan dışarıyı seyrediyordu. Firuzan ile göz göze gelebilmek onun en büyük neşesiydi. Utangaç olmasa eğer, gidip Firuzan ile konuşabilirdi. Ama ona kuracağı cümleleri, söyleyeceklerini, konuşurken yapacağı mimiklerini kısaca her şeyi daha önceden çalışması gerekiyordu. Ayna karşısında saatlerce provalar yapıyor, Firuzan'ı etkileyebilmek için harçlığından arttırarak aldığı şiir kitaplarını okuyor hatta bazılarını ezberliyordu. Firuzan ile konuşabilmek için son bir engel kalmıştı önünde. Ezberlediği şiirler dışında ona bir de şiir yazmak istiyordu. Tek bir amacı vardı tüm bunları yaparken; Firuzan'ın da kendini sevebilmesi.
Fakat öyle olmadı. Bir gün yine camdan Firuzan'ın yollarını gözlerken, onu başka bir adamla gördü. İlk başlarda inanmak istemese de çok geçmeden mahallede Firuzan'ın nişanlanacağı haberi dört bir tarafa yayıldı. Bir gün sabah kahvaltası yaparken annesinin “Firuzan'ın haftaya nişanı varmış. Bi gitte hayırlı olsun de, komşumuz sonuçta.” demesi hala kulaklarında çınlıyordu. Bu sözlerden sonra tekrar camdan dışarıyı seyretmeye başladı. Odanın bir yanına yığılmış şiir kitaplarına baktı. Annesinin pazara gitmesiyle beraber ağlayarak bütün şiir kitaplarını yaktı. Edip Cansever, Cemal Süreya, İsmet Özel… Dost olduğu bütün kitapları gözyaşlarıyla beraber yaktı.
Aradan yıllar geçmişti. Firuzan'ın nişanlandığına, başkasıyla mutlu olduğuna tanıklık etmemek için İstanbul'a gelip burada farklı işlerde çalışmaya başlamıştı. Her saniyesinde Firuzan'ın ruhu onu takip ediyordu. Her ne kadar unutmaya çalışsa da Firuzan bir türlü aklından çıkmıyordu. İstanbul'a gelişinin ikinci senesinde bakışları onu andıran birisiyle evlenmeye karar verdi. Memleketinde, kapı önünde yaptığı düğünde gözleri hep Firuzan'ı aradı. Fakat onlar bu mahalleden çoktan taşınmışlardı. Düğün gecesi karısının yüzüne baktığı zaman aslında bakışlarının Firuzan'a benzemediğini farkedip yıkılmıştı.
Geçmişi hatırlamak için kuzineye bakmaya çalışırken karısıyla göz göze geldi. Belki de hayatın en kahredici sahnesini bir kez daha yaşamıştı bu bakışmayla. Hayalinde sevdiği kızı, Firuzan'ı düşlerken yanındaki hiçbir şey hissetmediği kadına bakmak zorunda kalmıştı. Karısının yanından kalkıp yatak odasına doğru geçerken sevmediği kadının gözlerindeki manasız bakışları zihninde kaybetmenin yollarını arıyordu.
Sabah kalkıp dün satamadığı bozalarını alıp tekrar aynı sokağa doğru bisikletini sürmeye başladı. Dün gece onu perdenin ucundan seyreden adamın evinin önünde durup “Bozaaaa.” diye bağırdı. Kenarından açılan perdenin ucundan kendine bakan bir çift gözle bir süre bakıştıktan sonra “Var mı boza isteyen” diyerek bisikletiyle beraber yürüyerek yokuşu çıkmaya başladı. Üzerine yağmur da yağsa kar da yağsa aklında tek bir şey vardı. Firuzan ve onun bakmaya doyamadığı gözleri.
---------
Bu hikaye blogda bir önceki yazım olan Mahkeme ve Duvarlar hikayesinin tam olarak devam filmi denilemese de ona yakın bir şeydir. Arkadaşım Serkan Çelik Mahkeme ve Duvarlar hikayemi okumuş beğenmiş . Neden bu bozacının da bir hikayesi olmasın diyerek güzel gönlünden kopanları http://birazbluesbirazferdi.tumblr.com adresinde bir post'a sığdırmış . Bu güzel yazı için burdan da ona teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim efendim
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder